Vakit, Uyanma Vaktidir!




İnananlar için artık uyanma ve ayağa kalkma zamanıdır. Müslümanlığımız ve din anlayışımız ile hesaplaşma zamanıdır. Allah’ın dinini Allah’ın vahyinden öğrenme ve peygamberleri örnek almanın tek yolunun vahye tabi olma olduğunu fark etme zamanıdır. İnananlar için dirilme, hayat bulma zamanıdır: 

Ey iman sahipleri! O sizi, size hayat verecek şeye çağırdığında, Allah’a ve resulüne icabet edin...” 
(Enfal Suresi 24)

 İşte insana hayat verecek o şey vahiydir. Şu şekilde buyuruyor Rabbimiz:

 “Ey iman edenler! Siz kendinizden sorumlusunuz. Eğer doğru yoldaysanız, sapıtanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. İşte o zaman yaptıklarınızı size bir bir haber verecektir.
 (Maide Suresi 105)

İnananlara düşen, Allah’ın dinine, Allah’ın indirdiği gibi inanmaktır. Allah’ın resulünün herhangi bir eksiltme ve ilave yapmadan uyduğu ve bizzat uygulayarak örneklik teşkil ettiği din budur. Allah’ın dini, Allah’tan başkasından öğrenilmez. Allah’ın sözünün yanına başka herhangi bir söz getirilmez. Allah’ın ayetlerini dikkate almadan doğru yol bulunmaz, gerçek hidayete erilmez. Allah’ın ayetleri, hemen yanı başımızda apaçık duruyor, aklımızı ve gönlümüzü işleterek okunup anlaşılmayı bekliyor. Üzerimizdeki ölü toprağını atma ve Allah’ın vahyi ile yeniden dirilmenin zamanı çoktan geldi


 “...Ey iman eden temiz akıl sahipleri, Allah’tan korkun. Doğrusu Allah, size bir zikir (uyaran, hatırlatan ve öğüt veren Kur’an) indirmiştir.” 
(Talak Suresi 10)

Vakit aklımızı kullanma vaktidir. Akıl, Allah’ın bir ayetidir. Allah, akıl ayetini, indirdiği ayetler yani vahiy ile ve evrende yarattığı ayetler yani bilim ile uyumlu kılmıştır. Yaratılışımıza kodlamış olduğu bilgi ve din ayetlerini bize hatırlatmak için bize vahiy ayetlerini bildirmiştir. Yani aklımızı işletelim ve özümüzden sapmayalım diye bize uyarılarda bulunmuştur. Aklımızı kullanmadan vahyi anlamamız, en temel varoluşsal sorularımız ile ilgili sorgulamalar yapmamız ve hayatı anlamlandırmamız mümkün değildir. Akıl ayetini inkâr eden ya da görmezden gelen biri, Allah’ın indirdiği ve evrende yarattığı ayetleri anlayamaz. Hikmetlerini kavrayamaz.


Allah insana akıl melekesini vermiş, onu gerektiği gibi kullanmadığımız zaman ne hale geleceğimizi bildirmiş ancak kullanımını kişinin kendisine bırakmıştır. Aklı kullanma yeteneği, bir spor dalında ya da herhangi bir enstrüman kullanımında kişinin kendisini geliştirmesi gibi geliştirilebilen ya da gerektiği gibi kullanılmadıkça körelen bir yetenektir. Sporu bırakırsanız geliştirmiş olduğunuz kaslarınız zamanla sıkılığını yitirir. Düşünmeyi bırakırsanız, aklınızı kullanma yeteneğiniz gevşer ve zamanla körelir. Dolayısıyla her ne kadar akıl bizi diğer canlılardan ayıran temel bir özellikse de, doğru bir şekilde kullanılmadıkça var olmasının bir değeri yoktur. Yani aklın bir cevher olarak bizde bulunmasının değil, o cevherin var oluş amacına uygun olarak kullanılmasının bir değeri vardır.

Bu yüzden Kur’an’da isim olarak akıl kelimesi kullanılmaz. Fiil olarak ‘taakkul’ kullanılır. Yaratılış amacına uygun olarak aktif hale getirilmediği müddetçe aklın bir işlevi yoktur. Aklı gerektiği gibi kullanmamak, Kur’an’daki ifadesi ile “Pisliğe mahkûm olmak” demektir (Yunus Suresi 100). Aklı, yaratılış amacına uygun olarak kullanmamak Kur’an’daki ifadesiyle “Sürü içgüdüsüyle davranan hayvan gibi olmak hatta yoldan sapma konusunda onlardan daha şaşkın ve beter olmak” demektir (Furkan Suresi 44).

Aklını, dolayısıyla kendini Allah’tan başkasına teslim eden biri, teslim olduğu kişinin elinde oyuncak olacak, o kişinin insafına kalacak demektir. Aklı mahkûm olanın bedeni de mahkûm demektir. Aklınızı başkalarına tutsak ederseniz, onlar sizin yerinize düşünmeye, kendi doğru ve yanlışlarını size öğretmeye kalkarlar. Kendi akıllarını sizin aklınızdan üstün tutarlar. Sizi ezer, aşağılar, günahkâr, sapkın, çaresiz kılar ve onlar olmadan bir hiç olduğunuza sizi inandırırlar. Bunu yaparken Allah’ı kullanırlar, Kur’an’ı kullanırlar, Resulullah’ı kullanırlar. Onlara muhtaç olmanız için yaparlar. Önce Allah ile aranızı açar sonra da yavaş yavaş o araya doğru saflar halinde yanaşırlar. Kendini yalnız Allah’a teslim eden biri ise gerçek anlamda özgür, tam olarak bir birey demektir. Allah’tan başkasının önünde eğilmeyen, şahsiyet ve omurga sahibi biridir. Başkalarının sözüne göre değil Allah’ın sözüne göre hareket ederek kendini başkalarına değil, Allah’a beğendirme gayretindedir.

Kur’an bize, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacaklarını ve ancak gerçek anlamda aklını işletenlerin bu gerçeği düşünüp kavrayabileceklerini bildiriyor (Zümer Suresi 9). Yine Kur’an bize, kulları içinden ancak âlimler yani bilenler, Allah’tan (gereğince) korkup O’na karşı derin bir saygı duyarlar diyor (Fatır Suresi 28). Bilmek için düşünmek ve bilgiyi edinmek, bunun için de aklı kullanmak gerekir.

İslam âleminin bugünkü durumunun en öncelikli sebeplerinden biri, aklın terk edilmesidir. Ne zaman ki akıl terk edildi, Allah’ın ayetleri de terk edildi. Akıl devre dışı kalınca, Allah’ın ayetleri de devre dışı kaldı. Allah’ın ayetleri aklını kullanan kişinin işine yarar. Aklını kullanmayanın işine yaramaz.

Fatiha suresini her okuyuşumuzda “Dosdoğru yola ilet bizi” (Fatiha Suresi 6) diyerek dua ediyoruz Allah’a. Dosdoğru yolunun ne olduğunu öğrenmek için âlemlere hidayet rehberi olarak göndermiş olduğu Kur’an’a gerektiği gibi bakmıyoruz. Neyin doğru olduğu ile ilgili bir kaygı taşımıyoruz. Doğru yola iletilmek için harekete geçmiyoruz. Yerimizden kalkmıyoruz. Üzerimizdeki ölü toprağını atmıyoruz. Hak ile batılı birbirinden ayırmak için çaba harcamıyoruz. Elimizi taşın altına koymuyor ve taşın Allah tarafından kaldırılmasını bekliyoruz. Biz dosdoğru yola iletilmeyi dilemezsek, Allah ne için bizi dosdoğru yoluna ulaştıracak? Allah’ın dosdoğru yolu varken başka yollarda yürüyerek, o yola nasıl ulaşacağız? Dosdoğru yolun haritası ve planı elimizdedir. Yapılması gereken şey, Allah’tan gelen talimatları en güzel şekilde takip etmektir.


Muhammed İkbal’in bir şiirinde dikkat çektiği gibi: “Sen uçmak için bir kanat çırpmamış ve toprak altına girmiş bir kurt olmuşsun. Kur’an’dan uzaklaştığın için zelil oldun. Zamanın değiştiğinden, dünyanın kötülerle dolduğundan şikâyet edip duruyorsun. Ey çiğ tanesi gibi yerlere düşen! Sen koltuğunda hayat dolu bir “kitap” taşıyorsun. Ne zamana kadar toprakta sürüneceksin? Haydi, kalk ve göklerin üstüne yüksel.”

Muhammed Abduh da içinde bulunduğumuz acı hali şu anlamlı sözleri ile dile getirmiştir: “İslam denince akla problemler, çıkmazlar ve çelişmeler geliyorsa bunun sebebi İslam değil Müslümanlardır. Müslümanların bu asırda Kur’an’dan başka imamları yoktur. Ezher’de okutulan ve benzeri kitaplar var olduğu müddetçe, bu ümmet ayağa kalkamaz. Ümmeti ayağa kaldıracak ruh, ilk dönemde hâkim olan Kur’an ruhudur. Kur’an dışında her şey; Kur’an’ı bilmek ve yaşamak arasına konmuş engellerdir...”

Mehmet Akif Ersoy’un da son derece haklı olarak ifade ettiği gibi ortada İslam diye bir şey kalmadığını itiraf etmeliyiz: “Eğer İslam’dan maksat Kur’an ise ortada İslam diye bir şey olmadığını söylemek durumundayız. Çünkü Kur’an bugün göklere çekilmiş ve yeryüzündeki İslam’ın onunla ilgisi kalmamıştır.”

İsmail Faruki ise net bir şekilde son noktayı koymuştur: “İslam, ne bugünkü Müslümanların tavır ve yaşayışları, ne İslam tarihinin şu veya bu dönemi, ne de İslam adına kaleme alınan şu veya bu kitabın anlattıklarıdır. İslam Kur’an’dır.” 

Emre Dorman'ın 'Allah'a Öğretilen Din' kitabından alıntıdır.
Ücretsiz pdf'ine ulaşmak isteyenler buraya tıklayabilir.



Yorumlar